SON DAKİKA

“Ozan Ârif”e Bir “Şâirnâme”  “MEFKÛRE” UĞRUNA, “EĞİLMEZ BAŞ”TI!..

            “Ozan Ârif”e Bir “Şâirnâme”

                                            “MEFKÛRE” UĞRUNA, “EĞİLMEZ BAŞ”TI!..

 İki yıl kadar önce idi. O zamanlar “Köşe Yazıları” yazmakta olduğumuz “Denge Gazetesi”nin 2 Ocak 2017 günlü nüshasında neşredilen bir “Kültür-Sanat” yazımızda; “KUKUL HOCA”YA BİR “ŞÂİRNÂME” başlığı altında aynen şunları yazmıştık:                                                                                                 *  “Bugünden sonra; divanda-dergâhta, bargâhta, mecliste-meydanda Türkçeden başka dil konuşulmaya!..”aygıdeğer Okuyucularımız!.. (Karamanoğlu Mehmet Bey–12 Mayıs 1277)                                                                                                                                                                   *  “Türkiye’ye gideceğim. Yeryüzünde iki Türk var ise, biri mutlaka benim. Ben Türk’üm, ama Jön Türk değilim.” (S. Abdülhakîm Arvâsî)- Doğu Anadolu’nun Gerçeği; S. Ahmet Arvâsî; s. 75                                                                                                                     *  “Türk eriyiz, silsilemiz kahraman/Müslüman’ız, Hakk’a tapan Müslüman…”  (M. Âkif Ersoy; Safahat, s. 533)                                                           *  “Ruhsal, parasal, soyut, boyut, yaşam, eğilim/Ya bunlar Türkçe değil, yahut ben Türk değilim!    Oysa halis Türk benim, bunlar işgâlcilerim/Allah Türk’e acısın, yalnız bunu dilerim…” (N. Fâzıl Kısakürek-Çile, s. 344)*   *  “Bir milleti yok etmek için tarihte Romalıların uyguladıkları, onlardan İngilizlerin aldığı en önemli metod, milletin dilini unutturmak var. Bir milleti tarih sahnesinden silmek için en önemli metod, Batıda da herkesin              bildiği, o milletin dilini yok etmektir.” (Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu)Ve, sonrasında da şöyle devam etmiştik: Bilindiği üzere gazetemizin 25 Aralık günlü nüshası 5’inci sayfasında;  “OMÜ Eğitim Fakültesi Emekli Öğretim Görevlisi, Şâir, Edîb Ağabeyimiz M. Hâlistin Kukul” ile “Kültür-Sanat” konulu bir “Sohbet” gerçekleştirdik. Bu röportajımızı aynı gün bir defa daha okuyup bitirdikten sonra hâtırımıza, Kayseri’den ülkemize ve bütünüyle de Türk Dünyasına yayımlanan, köklü dergilerimizden “Erciyes Dergisi” geliverdi. Son bir yıl öncesine kadar dikkatle okuyup faydalandığımız, bâzı şiir ve makâlelerimizi de gönderdiğimiz bu dergimizin başı, Erciyes Dağı kadar dik, havası millî ve hür, fikir âleminde de sesi öylesine gür mü gür çıkan bir dergi idi. Ta ki, rahmetli “Nevzat Türkten” Ağabeyimiz bu dergiden el çekene, üniversiteden bir grup tarafından kendi hâkimiyetleri altına alınana ve de benzer bâzı akademisyenler gibi uyduruk arı dil ile dinde reformcu yamuk kalemlerin etki alanına girene kadar…“Derginin Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü Sn. Âlim Gerçel” Beye birkaç ay ara ile iki ayrı mektup göndererek ve telefon ile de sitemlerimizi bir bir sıralamak suretiyle gerekli uyarıları yapmış olmamıza rağmen, maalesef durum değişmediği içindir ki, ilgimizi kesmek zorunda kaldık. Bu kısa tanıtım ve sitemkâr bilgilendirmeden sonra gelelim asıl maksadımıza: Bu derginin Aralık-2011 tarihli 408. sayısı 26-28’inci sayfalarında,  Dr. Doğan Kaya imzası ile neşredilen bir makâlede, “Şâirnâme; âşıklar tarafından genellikle 11 hece ile yazılan/söylenen, çağdaş yahut kendilerinden önce yaşamış olan şâirlerin mahlaslarına ve onları niteleyen bir takım vasıflarına yer verilen şiirlere verilen addır” açıklamasını ve bunun altında verilen bilgileri okuyunca, hemen aklımıza “M. Hâlistin KUKUL Hocamıza, (güzellemeden öte) şimdiye kadar niçin müstakil bir şâirname yazmadık?” sorusu takılınca aşağıda okuyacağınız mısraları kaleme almış idik. 25 Aralık günü gazetemizde yayınlanan röportajdan sonra, muhterem “Kukul Hocamıza” teşekkür kabilinden bu “Şâirnâme”yi bir de Siz Saygıdeğer Okuyucularımız ile paylaşalım istedik, diyerek O’nun adına kaleme aldığımız bir “Şâirnâme” şiirimize yer vermiştik. Aradan bunca zaman geçtikten ve de “Rahmetli Ozan Ârif”in cenâzesinde;   yurdun dörtbir yanından değil, âdeta dünyânın 3 kıtasından kopup gelmiş binlerce sevenini gördükten ve çevredeki 4 câmiden daha öğlen namâzı sonrası toplanmış cemaatin izdihamını yaşadıktan sonra O’na da bir “Şâirnâme” yazma kararına vardık. Ortaya aşağıda okuyacağınız mısralar çıktı. Diyoruz ve öncelikle de “Hâlen Valilik 100. Yıl Komisyonu”nda 10’uncu baskı için beklemekte olan “Samsunlu Şâirler ve Yazarlar Ansiklopedisi”nde “Ozan Ârif (Ârif Şirin)” başlığı altında yer alan satırlarımızla Siz Saygıdeğer Okuyucularımızı başbaşa bırakmak istiyor, sonra da bu şiirimize yer verelim diyoruz. Kalbî sevgi ve saygılarımızla… = = = ( * * * ) = = =* OZAN ÂRİF (ÂRİF ŞİRİN):            10.6.1949’da, Giresun’un Alucra ilçesine bağlı Yükselen (Hapu) köyünde doğdu. Babasının adı Mehmet, annesinin adı ise Fatma’dır. Babasının memuriyet sebebiyle ilk ve ortaokulu Samsun’da Karaoyumca Köyü’nde bitiren Ârif, 1970 yılında da Perşembe İlköğretmen Okulu’ndan mezûn oldu. İlk görev yeri, Samsun’un Karaoyumca Köyü’ndeki kendi okuduğu ilkokuldur. Bir yıllık stajyerlik süresinden sonra, Samsun’da Devgeriş Köyü’ne tayin oldu. 1972 yılında yine aynı köyde stajyerlik yapmakta olan Süheylâ Hanımla evlendi. Devgeriş köyünde beş yılı “Öğretmen”lik, dört yılı ise “Okul Müdürlüğü” olmak üzere dokuz yıl hizmet verdi. Ancak, tavizsiz tutumu ve mücadeleci kişiliğinden dolayı o devrin yöneticilerinin büyük baskısı ile, 1979 yılında öğretmenlik mesleğinden ayrılmak zorunda bırakıldı. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra, zindan veya gurbet tercihinden ikincisini tercih ederek uğradığı haksızlıkları yurt dışındaki insanlara anlatmak gerektiğine karar vererek, ailesini ve öz vatanını geride bırakarak 24 Eylül 1980’de Almanya’ya gitti. Burada da millî heyecanın canlı kalması ve millî şuurun korunması için çalıştı... On bir yıllık ayrılıktan sonra, 5 Kasım 1991’de memlekete döndü. Hakkında 190 seneye yaklaşan ceza talepleriyle açılan davaların çoğundan beraat etti. Yurda dönüşünden itibaren tavizsiz kişiliği ve dâvâsındaki kararlı çizgisiyle daima ileri adımlar atarak, zirvedeki sürekliliğini gösterdi… Yakalandığı “Gırtlak Kanseri” hastalığından kurtulamayıp, tedavi görmekte olduğu OMÜ Tıp Fakültesi Hastahânesi’nde, 13 Şubat 2019 günü Hakk’ın rahmetine kavuştu. Cenazesi;  16 Şubat Cumartesi günü, Samsun Büyük Câmi’de öğlen namâzının ardından kılınan cenaze namâzını müteakip Kıranköy’deki aile mezarlığına defnedildi.              Sanatı ve Kişiliği:            “Ozan Ârif”; sâdece bir sanatçı değil, aynı zamanda bir dâvâ adamıdır. Ülkücü hareketin sembol isimlerinden birisi olarak; olaylara bakışı, konuyu ele alışı ve ifâde kudreti ile eserlerinde bir fikirler manzumesi sunar… Türk-İslâm ülküsünü millî sanatın içinde pekiştirmesi bakımından “Ozan Ârif”i; sanatı, kişiliği ve dâvâsı ile bir bütün olarak değerlendirmek gerekir… Sanatının ve kişiliğinin özdeşleşmesi de çocukluk yıllarına dayanır. Daha çocukluk yıllarında iken Kerem ile Aslı’yı, Leylâ ile Mecnûn’u, Karacaoğlan’ı, Köroğlu’nu, Dadaloğlu’nu, Yûnus’u ve daha nicelerini okuyarak âşk cönklerini ezberleyen “Ozan Ârif”; Karadeniz’de, yaşadığı yörede hayli yaygın olan irticalen Türkü söyleme sanatı sayesinde tanındı. Destan satıcılarının ona destanlar yazdırıp, daha sonra bunları bastırarak dağıtmaları sebebiyle de şöhreti arttı. Ortaokul ikinci sınıfta 15 liraya aldığı bağlama ile kendisini geliştirdi. Öğretmen okulunda karşılaştığı “Ardanuçlu Âşık Efkârî”nin yanında bir süre bulunmasına rağmen ustasız ozanlardan biri olarak sanat hayâtına girdi.            “Türk Halk Edebiyatı”nın “şiir, atışma, muamma, irticalen şiir söyleme, lebdeğmez, güzelleme” ve “diğer dallarında” çeşitli tarihlerde aldığı “Türkiye birincilikleri, sertifikalar” ve “ödüller” bulunmaktadır. “Konya Âşıklar Bayramı”nda 1976, 1977 ve 1978 yıllarında “hemen her dalda birincilikler” ve “altın madalyalar” kazandı.            Edebî sözüyle, güçlü sazıyla, etkili sesiyle, sade, içten üslûbu, kendine mahsus tavrıyla gönüllerde taht kuran; radyo ve televizyon programlarıyla, yurt için ve dışında verdiği (Almanya, Fransa, Avusturya, Hollanda, Belçika, İngiltere, Danimarka, İsveç, İsviçre, ABD, Avustralya, Kanada, Endonezya, Malezya, Pakistan, Hindistan, Singapur, Yeni Zelanda’da gerçekleştirdiği yüzlerce konserle günümüz “Türk Halk Edebiyatının en ünlü halk şâirlerinden/ozanlarından biri” olduğunu gösteren “Ozan Ârif”in bir de “Bir Devrin Destanı” isimli yayımlanmış bir kitabı da vardır.            22 tane de “Müzik Albümü” olan Ârif’in albümleri şunlardır:- Ak mı Kara mı?- Azerbaycan Ellerinde,- Bitsin Bu Hasret,- Bu Memleket Hepimizin,- Destanlar Konuşuyor,- Destanlarda Bul Beni,- Haykıran Destanlar,- Kime Bıraktın?- Korkum Yok,- Mamak’tan Gelen Mektup,- Merhaba,- Ölmez Bu Hareket,- Susmam Ben,- Taş Medrese,- Turan Türküsü,- Unutamam,- Vatan Türküsü,- Yasaklar,- Yazıklar Olur Vatana,- Bu Kanı Durdurun,- Yeter Artık.                                   * * * * *   * * * *    * * * *    * * * * *             “Ülkücü Hareketin Dede Korkut’u” olarak da anılan “Ozan Ârif”in; ozanı ve görevini tanımladığı şu görüşler, çabasını ve sanatçı kişiliğini yansıtması bakımından çok önemlidir:            “Ozan; ferdi ve parçası olduğu milletin içini, işini, hayatını ve her şeyini sergileyen, arzularını, dileklerini dile getiren kişidir. Geçmişini yermeden geleceğe yönelen, karınlıktan ürküp aydınlığa, karanlıktan tiksinip aklığa koşan bir kılavuz kişidir. Her yerde ve her zaman iyiyi, doğruyu, ileriyi görenlerin, gördüklerini söyleyenlerin yanlarında yer alan bir savaşçıdır. Ozan sazıyla ve sözüyle hep milleti için yaşayan, millet kaynağından kana kana içen ve yine onun için yollara düşen gönül adamıdır. Kendi mutluluğunu milletin özlenen geleceğinde araması, yel olup esmesi, yağmur olup yağması, nehir olup coşması hep onun içindir.” (Ülkü Ocağı, Yıl: 1, S. 1, Ocak 1994, s. 49)            İşte bu gerçekten hareket ederek “Mehmet Emin Yurdakul”un;            “Bırak beni haykırayım, susarsam sen mâtem et!            Unutma ki şâirleri haykırmayan bir millet            Sevenleri toprak olmuş öksüz çocuk gibidiranlayışını düstur edindi.            “Ozan Ârif”, “Türk-İslâm Ülküsü”ne bağlı, önüne engeller kondukça yeni çabalarla zorlukları aşan, herhangi bir çıkar hesabı yapmadığı için prensiplerinden taviz vermeyen ve sanatçı duyarlılığını çevresine, milletine, dünyâya güzellikleri dillendirerek ya da haksızlıklar karşısında doğruluktan şaşmayarak kendi sesini duyuran bir sanat adamıdır. Konserlerinde milleti; sohbet havasında ders vererek yetiştirmek, münâzara yaparak aydınlatmak, kıssadan hisse yoluyla onları uyandırmak çabasındadır. Bunun için de 1964 yılından beri Türkiye’de pek çok ilde, ilçede, köyde ve beldede; (yukarıda da belirtildiği gibi yurt dışında da) Fransa, Avusturya, Almanya, Amerika, Belçika, Hollanda, İngiltere, Avustralya, Kanada, Danimarka, İsveç ve İsviçre gibi ülkelerin birçok şehrinde konserler vererek millî şuurun korunmasında önemli pay sahibi oldu. Ayrıca; Endonezya, Malezya, Singapur, Tayland, Filipinler, Pakistan, Hindistan ve Yeni Zelanda’ya da gidip kültürel etkinliklerde bulundu.            Şiirleri:            “Ozan Ârif”, gerçekçi bir sanat anlayışıyla faydalı olmayı gâye edindiği için “Türk-İslâm Mefkûresi”ne dayanan, coşkun duygularla zengin ve derin anlamlar yüklü şiirler yazmaktadır. O; “Ülkücülük” ile bütün yönleriyle ülkücü hareket, vatan-bayrak-millet sevgisi, devletin önemi, şehitlik, insanî hasletler, dinî şuur, gurbet ve özlem, sosyal bozukluklar gibi konuları lirik ve didaktik tarzda işler...            Şiirlerinde muhteva ile şekil özellikleri bir bütünlük oluşturur. Koşma, destan, türkü gibi türleri daha çok tercih eder... Nazım birimi olarak konuya göre beyit, dörtlük ve bend seçer. Genellikle hecenin 8’li ve 11’li kalıplarını kullanır… İşlediği konuya sıcak soluklarını katma gücüyle Türkçeye can veren bir ustalığa sahiptir. Konserleri ve kasetleri ile geniş bir dinleyici kitlesine sahip olan “Ozan Ârif”, şiirlerinin bir bölümünü -özellikle bir dönemi- “Bir Devrin Destanı” (1987) adıyla kitaplaştırmış olup ayrıca “Taş Medrese”, “Korkum Yok” ve “Destanlar Konuşuyor” isimli 3 tane de kaseti yayınlanmıştır.KÜNYETevellüt; kırk dokuz, adım Ârif’tir,Soyadım kütükte Şirin bilinir.Giresun, Alucra, Hapu köyünden,Soyumu sopumu sorun bilinir.Ozan diye tanır tanıyan beni, Gönlümde yaşatmam garezi, kini, Velâkin memleket, millet haini, Olanlarla aram serin bilinir.Siz sanmayın el vurdu bana,Öpmeye kalktığım el vurdu bana,Bülbül idim bülbül, gül vurdu bana,O yüzden dertlerim derin bilinir.Hakkımda istenen ceza çok benim, İpe de çekseler, korkum yok benim, Allah’a çok şükür alnım ak benim, Bekleyin... Sabredin... Durun bilinir.Ben Ârif’im, baba bildim devletiBenim işim uyandırmak milleti,Söylediğim bu destanın kıymeti,Bugün bilinmezse yarın bilinir... (*)                        * * * * *   * * * *    * * * * *    * * * *             “Ozan Ârif”, kutlu bir dâvânın yılmaz savunucusu. İnandığı kutlu dâvâ uğruna, vatanından on bir yıl ayrı kalmış, gurbetin çilesini çekmiş bir ozandır; O,“Yirminci yüz yılın Dede Korkut’u”dur...            Malazgirt: Sayın Ozan Arif, ozan kimdir, kime ozan denir? Ozan kavramıiçerisinde yeriniz neresidir? Bu hususta bizleri aydınlatabilir misiniz?            Ozan Arif: Ozan, dış görünüşüyle elinde sazı, dilinde sözü olan kişidir.Bundan daha evvelde kullandığı katıksız Türkçe ile deyişler demekle “divancılardan”ayrıcalık arz eden sanatçıdır. Gerçekten ozan, hiçbir zaman kopmadığı, kopamadığımilletinin bir parçasıdır. Millet denen bütünün bir motifi, bir rengi, bir temelunsurudur. Daha başka bir deyimle ozan, millet ağacının bir tomurcuğu veya milletbahçesinin bir çiçeğidir. Onunla açar, onunla solar...            Bunun içindir ki, hep onu düşünen, anan, hep onu söyleyen ve onu yazan,onu destanlaştıran bir şuurlu kişidir ozan... Ozan, ferdi ve parçası olduğu milletiniçini, işini, hayatını ve her şeyini sergileyen, arzularını, dileklerini dile getiren kişidir.Geçmişi yermeden geleceğe yönelen, karanlıktan ürküp aydınlığa, karanlıktantiksinip aklığa koşan bir kılavuz kişidir. Her yerde ve her zaman iyiyi, doğruyu, ileriyigörenlerin, gördüklerini söyleyenlerin yanlarında yer alan bir savaşçıdır. Ozan,sazıyla ve sözüyle hep milleti için yaşayan, millet kaynağından kana kana içen veyine onun için yollara düşen gönül adamıdır. Kendi mutluluğunu milletin özlenengeleceğinde araması, yel olup esmesi, yağmur olup yağması, nehir olup coşmasıhep onun içindir.            Ozanın bir özelliği de, uzağın değil yörenin, yetiştiği yerin, köyünün, yaşadığıçevrenin adamı olması ve Türk töresine bağlı kalmasıdır. Bunun için ozan,sazıyla sözüyle, kötüyü ve kötülüğü yerip, iyiliği ve iyiyi öven, haksızı itip haklıyıtutan, zulme ve zalimlere karşı çıkan kişidir...            Ozan, yeşil kırlardan kopup tozlu yollara düşenlerin, gümüş derelerden ayrılıppara ile su içenlerin gönüllerinde yaşayan kişidir.            İnanan, Allah rızâsını aklından çıkartmayan, imân için köle, küfür için çileolan, dininin ve kanunun meydana getirdiği cevheri bilen, bu cevher adına ebediliksevdâsı çeken bir sevdâlı yiğittir ozan... Sevdâsını, hasretini, arzusunu gerçekleştirmekiçin deyişler dizen, dere tepe çileli yollarda gezen, olacakları geleceklerigününden önce sezen, gördüklerini de mertçe yazan, yazıp ve yayan âşık bir kişidir,bir ülkü eridir ozan...            Bütün bunlarla Yûnus olan, Erzurumlu Emrah olan, Çıldırlı Şenlik,Everekli Seyranî, Artvinli Huzurî olan, Efkârî olan, Narmanlı Sümmanî olan, Köroğlu,Dadaloğlu ve daha niceleri olup yeni yeni nesillerde buluşan, bize ulaşan vegelecek nesillere uzanan kültür köprüsü ozanı, böylece yine de bütünüyle değil,bana göre kimi yönleri ile ifade etmiş oluruz.            Şimdi, bütün bu söylediklerinden sonra ben nasıl ozanlık taslayayım ve bukavram içerisinde yerim şurasıdır diyeyim? Milletim bana Ozan Arif demiş, inanınmesuliyetimi, gücümü düşünüyor eziliyorum. Allah (c.c.) yardımcım olsun!..            Malazgirt: Sayın Arif, ozanlarımızın pîri olarak büyük Türk İslâm velisiYûnus Emre’yi her zaman rahmetle anıyoruz. Onun mısraları, yüzyıllar boyuncabirçok halk âşığına ilhâm kaynağı olmuş ve Anadolu insanı kendini Yûnus’unmısralarında bulmuştur. Biraz önce yapmış olduğunuz ozan tarifi içerisinde YûnusEmre’nin yerini ifade eder misiniz? O’nun şiir ve felsefesinden ne derece etkilendiniz,kısaca anlatabilir misiniz?            Ozan Arif: Etkilenmez olur muyum. Koskoca Mevlânâ gibi bir deryâyı“Ete kemiğe büründüm/Yûnus diye göründüm” diyerek damlalaştıran Yûnus’tanetkilenmemem mümkün mü? Dünyânın bütün söz ehli bir araya gelse;“Mal sahibi, mülk sahibi/Hani bunun ilk sahibi?Mal da yalan, mülk de yalan/Var biraz da sen oyalan!..” diyen YûnusEmre’nin bu ifadesi karşısında kaybolurlar zannediyorum. Ben şahsen kayboluyorum.O’nun felsefesindeki büyüklük ile ifadesindeki büyüklük ve bu iki büyüklüktenmeydana gelen bir ululuktur Yûnus’un ozanlığı... Bu ummanda kaybolmamakmümkün müdür?            Malazgirt: Sayın Ozan Arif, Avrupa’nın değişik bir çok ülkesinde veAmerika’da yıllarca pek çok konser verdiniz, vatandaşlarla çeşitli adlar altında biraraya geldiniz. Yurt dışında bulunan Türklerin durumlarına ve konserlerine olanilgisi hakkında bir şeyler söylemek ister misiniz?            Ozan Arif: Ben, bildiğiniz gibi 11 sene vatanımdan uzakta ikamete mecburkaldım. Bu zaman zarfında, Avustralya’dan Amerika’ya nerede bir MüslümanTürk gurbetçisi varsa, oraya gitmek nasip oldu. Gurbetçilerimizin en yoğun olduğuAvrupa’yı adım adım dolaştım. Gurbetçilerimiz ilgisinden ve bana verdiği destektenson derece memnunum. Şunu ifade edeyim ki, vatanperver Türk gurbetçisi olmasaydı,ben o hasrete dayanamazdım. Onlara çok şeyler borçluyum.            Hudutlarımızın dışında yaşayan, rızık peşinde dünyânın her tarafına serpilmişbu memleket evlâtlarının dertleri, sıkıntıları, meseleleri haddinden çok fazla.Devletten de gereken ilgi yok. Daha ben devletin onları tam anlamış olduğunainanmıyorum. Sakıntılarıyla başbaşa, kendi kültürleri ile yabancı kültürler arasındaçırpınıp duruyorlar. Size Hollanda’da tanıdığım Ömer Kadan ismindeki iki gözüâmâ olan (gurbet kör etmiş) bir âşıktan dinlediğim bir dörtlüğü söyleyelim. Bakın ne diyor:            ”İki kültür arasında eziliyorum, büzülüyorum,            Yaşlılara değil ammâ, şu gençlere üzülüyorum.”            Bu saf ve ağdasız ifade bile kısmen de olsa dışarıdaki gurbetçimizi anlatmayayeter. Yeter ki anlamaya niyet olsun..            Malazgirt: Sohbetlerinizde, özel konuşmalarınızda, “Kimi yiğit vardır atbesler, kimi yiğit vardır it besler... Ama bu vatanda çok yılan besledilerdiyorsunuz. Türk dünyâsının başına gelen bunca dert ve sıkıntılara baktığımızdabu sözünüzün ne kadar doğru ve isabetli olduğunu anlıyoruz. Türk dünyâsının dertve sıkıntıları nedir; bizleri iç ve dışta bekleyen tehlikeler nedir? Ozan gözü ile dilegetirir misiniz?.            Ozan Arif: Bu milletin yılan yetiştirmekteki mahareti eskiden beri bilinir.Memleketimizin bağrında zehrini saçmakta devam edenlere bakınca bunu daha iyianlıyoruz. Dünyânın hiçbir yerinde kendine ihanet yapan, hakaret eden, bölmeyeçalışan, haini muhafaza eden ne millet, ne devlet, ne de vatan gördüm. Bunun tekörneği biziz! Biliyor musunuz, Türk’ün ekmeğini yiyip Türk’e düşmanlık yapmakbir ayrıcalık da arz ediyor, îtibâr kazandırıyor. Biz, bize düşman olanı yazar-çizer,aydın yaparız. Mekteplerimize profesör yaparız. İşadamı yaparız. Hatta milletvekilibile yaparız. Hani derler ya, “Açtırma kutuyu, söyletme kötüyü”. Şimdi hepsinisayacak olsam, Türkiye’nin adını “Yılanistan” koymak lâzım gelir.İçte ve dışta Müslüman Türk’ü bekleyen tehlikelere gelince, tehlikenin hertürü ile karşı karşıyayız. Müslüman geçinen diğer milletlerden tutun da haçlısı, dinsizi,dinlisi bütün herkes; Müslüman Türk’ün kuyusunu kazmakla meşgûl. Cenâb-ıAllah’tan ve kendimizden başka dostumuz yoktur. Ama biz, Allah’a dost olmadığımıziçin, burnumuz pislikten kurtulmuyor.            Malazgirt: Sayın Ozan Arif, bugün hâlen esaret altında yaşayan 30 milyonDoğu Türkistanlı Türk’le birlikte, dünyâda nüfusu hızla 300 milyona yaklaşanbir Türk okyanusu var. Bu gerçek, bütün dünyânın gözleri önüne yeni bir kuvvetdengesi getirmektedir. Değişen bu dünyâ şartlarında Türkiye ve Türk dünyâsınındurumunu değerlendirir misiniz?            Ozan Arif: İşte biraz önce dediğime geliyoruz. Arz ettiğimiz meydanagelen kuvvet dengesi, uyanan bir şaheser, bütün düşmanlıkları üstümüze çekiyor.Bu dengenin daha meydana gelmeden dağılması için, içteki ve dıştaki yılanlar hareketegeçtiler bile. Azerbaycan’daki, Bosna-Hersek’teki durum, PKK çakallarıhep bunların eseri. Durum değerlendirmesine gelince; dert ortada, çâresi de banagöre “Milliyetçilikten” geçiyor. Ancak, rûhun ve aşkın eseri olmayan milliyetçilik,barbarlıkla yaşatılmaya, parçalanmaya ve yıkılmaya mahkûmdur...            Vaktiyle rûh hayâtının sayısız tecillilerini yaşatan Türk milliyetçiliği; biziebediliğe namzet kılmıştı. Bugün millî devleti, Türk milliyetçiliğini yeniden namzetyapmak istiyorsak; muhteşem mazimize dönmeli ve ondan ders almalıyız. Gelecektekibüyük Türk milletinin öncülüğünü, ancak millî târihimizin ortaya koyduğusayısız örnekleri, çağın şartlarına göre tekrarlamak suretiyle yapacağız. Başkalarınagüvenerek, bize dost olmayanlara illâ siz bizim dostumuzsunuz diyerek, birilerineuydu olarak bir yere varmamız mümkün değil kanaatindeyim...            Özlemini çektiğimiz Türk milliyetçiliği, ne Amerikan yardımı, ne de Rusların,Almanın, falanın filânın himayesinin eseri olabilir. Birinin yardımına veyaöbürünün himayesine ister istemez muhtaç durumda olduğumuzu söyleyenlere,Türk milletinin ve Türk-İslâm dâvâsının içteki düşmanlarıdır. Onlar, dışarıdakinden daha tehlikelidir. Bir milletin kendine yeterli olmadığını söylemek; onu mazisiyle, iktidarıyla, imânıyla birlikte gömmek demektir. Bu “millet mezarcılarıyla” bir yere varılmaz. “Türklük bedenimizdir, İslâmiyet rûhumuzdur” diyen sese kulak verelim. Ancak bu imân ve ihlâsla Müslüman-Türk dünyâsı toparlanır, toparladığı gibi, insanlığı da öncü olur...            Malazgirt: Efendim, Güneydoğu ve PKK olayları hakkında neler söylersiniz.            Ozan Arif: Bu konudaki görüşlerim şöyledir:Ben Anadolu’nun Güneydoğu’su;Ben soğuk yellerin, estiği yerim...Dert derseniz bende kucak dolusu;Ben (halkın beyler)e küstüğü yerim...            İhmalkâr paşalar, beyler yüzünden;            Plânsız seneler, aylar yüzünden;            Evet, ben okulsuz köyler yüzünden;            Türkçe lisanın sustuğu yerim...İşte ben, okul ne bilmeyen gencin;Millî şuur ile dolmayan gencin;Mavzer kadar boyu olmayan gencin;Omuzuna mavzer, astığı yerim...            Bu ihmâl nelere patladı bak bak,            Bir yandan Suriye, bir yandan Irak;            Bir yandan da İran, sardı kıskıvrak;            Ben bunların zehir, kustuğu yerim...Zahiri nifak bu, yarası derin;Bu zehir katili; sivili, erin;Her gece memleket, hainlerinin;Bombalı, tüfekli; bastığı yerim...            Bu beni bölmeye, kalkan yılanlar,            Eşkıya demeyin, komünist bunlar!            Ey benden habersiz, rahat olanlar!            Huzurun sesini, kıstığı yerim...On iki Eylül de, geçti nafile;O ancak Yozgat’ı, doladı dile;Yani, ben On iki Eylül’ün bile;Gözünün yıldığı, pustuğu yerim...            OZAN ÂRİF aşiretten obadan; Gelin sorun, ihtiyardan, bebeden; İnsanların artık, “Devlet Baba”dan; Yavaş yavaş umut, kestiği yerim.            Malazgirt: Sayın Ârif, Anadolu’da yaşayan Hakk âşığı asil Türk Milletinin bir “Halk Ozanı” olarak onu her yönüyle çok iyi tanıyorsunuz. Asya’dan Afrika’ya, Amerika’dan Avrupa’ya kadar dünyânın her yöresinde bulundunuz ve pek çok insan ırklarını, dinlerini, kültür ve sanatlarını görerek inceleme imkânı buldunuz. Anadolu Türk insanı ile dünyâdaki bu diğer insan toplulukları arasında nasıl bir değerlendirme yaparsınız?..            Ozan Arif: Değerlendirme yapılacak bir durum yok efendim. Gezdim, gördüm ve söylüyorum: Bu millet, Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’in övdüğü bir millettir. Her şeyiyle güzel ve üstün. Yalnız ben, cevherden bahsediyorum. Sokaklardaki et yığınlarından değil. Âh!. O cevher bir titrese, bir kendine dönse...            Malazgirt: Sayın Ârif, Kıbrıs mes’elesi hakkındaki görüşleriniz nedir?.            Ozan Arif: “Kıbrıs Sevdâsı” adlı şiirimi, bu sorunuza güzel bir cevap olarak veriyorum:Kıbrıs, Kıbrıs derler bir nazlı yârdır;Bir garip gönlümde, sevdâsı vardır;Kıbrıs benim için; nâmusdur, ardır;Nâmusuma göz dikmişler duyarım;Göz dikenin, gözlerini oyarım.            Beşparmağa kına yaktım kanımla,            Gelin ettim şerefimle şanımla,            Kıbrıs için şaka olmaz benimle;            Ben Kıbrıs’ı candan âziz sayarım;            Göz dikenin gözlerini oyarım...Kıbrıs helâlimdir, Türklük ölmezse;Umrumda da değil, kimse bilmezse;Dünyâ şahit olsun, eğer olmazsa;Kendi nikâhımı, kendim kıyarım;Göz dikenin, gözlerini oyarım...            O benimdir, yad ayağı basamaz;            Esme dersem, rüzgâr bile esemez;            Kıbrıs için kimse ahkâm kesemez;            Ora benim ata-dede diyarım;            Göz dikenin, gözlerini oyarım...Kıbrıs diye çoluk-çocuk ölmüşüm;Öz malımdan, orta yerden bölmüşüm;Gele gele şu noktaya gelmişim;Vallahi bak, bölmekten de cayarım;Göz dikenin, gözlerini oyarım...            Dünyânın Kıbrıs’ı, tanıması şart;            Tanımazsa eğer, art niyetli art...            Bunun adı resmen, “çifte standart”;            Ben adamın maskesini soyarım;            Göz dikenin, gözlerini oyarım...Hırvatistan, Slovenya dün anca;Düze çıktı, tanıdılar bak önce...Kıbrıs hâlâ tanınmıyor, bu bence;Haçlı rûhu, kalıbımı koyarım;Göz dikenin, gözlerini oyarım...            Allah ömür versin Rauf Denktaş’a;            O herkesle tek tek çıkıyor başa;            “Zafer inananın”, denmemiş boşa;            Diyor ki “Sırtımı Hakk’a dayarım”;            Göz dikenin, gözlerini oyarım...Şu Kıbrıs işinde hakkım yenirseİyi olmaz kavga benimsenirse,ARİF barış diyor, kavga denirse;Evelallah, ben her yola uyarım;Göz dikenin, gözlerini oyarım... (*)            “Ülkücü Hareketin Dede Korkut’u olan “Ozan Ârif”in diğer şiirlerinden birkaç örnek daha:            HERKES BİLMELİBen ülkücü doğdum bu yoldan asla,Sapmadım, sapmam da mümkün değildir.Makasla kestiler beni makasla,Kopmadım, kopmam da mümkün değildir.            Başımı koyduğum mübârek yola,            Ters düştü diyormuş birkaç budala,            Yaydıkları gibi paraya pula,            Tapmadım, tapmam da mümkün değildir.İhtirasım olsa mal, mülk nevale,Ben de alkış tutup şimdi şu hâle,Ya makam kapardım ya da ihale,Kapmadım, kapmam da mümkün değildir.            Küresellik, globallik, tombulluk,            Her şeye he demem, yok öyle bolluk,            Allah varken Allah, kuluna kulluk,            Yapmadım, yapmam da mümkün değildir.Bu Ârif’i herkes iyi bilmeli,Ne şimdi, ne sonra, ne de evveli,Ben Türkeş’ten başka bir lider eli,Öpmedim, öpmem de mümkün değildir...BANA SORBaşbuğum bak yine başına geldim,Bakıyorum amma, sen gel bana sor.Dert dökmeye mezar taşına geldim,Döküyorum amma, sen gel bana sor.Belki de derdimi dökmem boşuna, “Duymadın” duysan da gitmez hoşuna, Öyle bir çile ki düşman başına, Çekiyorum amma, sen gel bana sor.Beni bu çileye salanlar saldı,Sen gittin her şeyin içi boşaldı,Kala kala senden bir rozet kaldı,Takıyorum amma, sen gel bana sor.Sevdâmızın günâhı ne, suçu ne? Bu sevdâ lâyık mı gönül göçüne? Arada sıra halkın içine, Çıkıyorum amma, sen gel bana sor.Halk eskisi gibi önüme çıkıpHâl hatır etmiyor elimi sıkıp,Sebebini halkın gözüne bakıp,Okuyorum amma, sen gel bana sor.Halkı bırak halkı, öz kardeşimi, İknadan âcizim evde eşimi, “Lâ havle” çekerek, her gün dişimi, Sıkıyorum amma, sen gel bana sor.Çünkü iktidarda bütün varımı,Yitirdim siyâsî îtibârımı,Söylenen sözlere kulaklarımı,Tıkıyorum amma, sen gel bana sor.Sen yoksun, başını tuttular suyun, Oyun oynuyorlar başımda oyun, Birlik için birlik bunlara boyun, Büküyorum amma, sen gel bana sor.Ârif’im yıkılmış şehir gibiyim,Tadım yok, tuzum yok, zehir gibiyim,Yatağına küskün nehir gibiyim,Akıyorum amma, sen gel bana sor. (**)-------------------------------------------------------(*): Bizim Gençlik Dergisi-Çemen Şiir Dergisi, Kayseri; Ekim 2003, S. 42, s. 1-3 (**): Malazgirt Gazetesi-Mart 1998, S. 8, s. 6-7’den nakil: Mahalleden Bölgeye Samsun-Ali Kayıkçı, c. 2, s. 30-36 ile Samsunlu Şâirler ve Yazarlar Ansiklopedisi -Ali Kayıkçı; Samsun-2005, s. 334-347; Samsun 2011, s. 340-347; Termeli Yazarlar ve Şâirler Ansiklopedisi-Ahmet Sezgin; Terme Bilgi Gzt. Yy. Terme, Ağustos 2012, s. 305-306 ve de Samsunlu Şâirler ve Yazarlar Ansiklopedisi -Ali Kayıkçı; Samsun 2013, s. 534-545; Samsun 2016, s. 574-582; Samsun, 2018, s. 587-594’den. = = = ( * * * ) = = =                                                                      “Ozan Ârif”e Bir “Şâirnâme”                                            “MEFKÛRE” UĞRUNA, “EĞİLMEZ BAŞ”TI!..“Yesevî Yolu”nda, yola “taş” olmak; Basıp-geçen ile, hep “kardaş” olmak; “Ülkücü Gençlik”e, “önder-baş” olmak;                 “Yarım asır” koştu, ülkeler aştı;                 “Mefkûre” uğrunda, “eğilmez baş”tı!.. “Alucra”dan “Samsun”, sonrası “gurbet”;“Gâvur ellerinde”, yitmedi hayret;“Şiirde-sözünde”, her daim gayret;                 “Yarım asır” koştu, ülkeler aştı;                 “Devre Destan” yazdı, “ülkü”ye şerbet!.. “11 yıl” ayrılık, “dile” dolay mı?“Kıtalararası”, “çile” kolay mı?“Çoluk-çocuk” ile, “bile” kolay mı?                “Yarım asır” koştu, ülkeler aştı;                 “Altın Madalyalar”, “dile” kolay mı?.. “Âşıklar Bayramı”, “mührüyle” taştı; “Konya”dan dünyâyı, sesi dolaştı;“Türkeş’e taş atan”, O’na bulaştı;                 “Yarım asır” koştu, ülkeler aştı;                 “3 Hilâl” uğruna, Hakk’a ulaştı!.. “12 Şubat”ta, “Elvedâ!..” dedi; “16’ya değin”, “yolcu” bekledi; “Büyük Câmi-Pazar”, “3”te ekledi;                 “Gönüldeş-Ülküdaş”, cemaat taştı;                “Samsun” değil “Bölge”, bu işe şaştı!.. KAYIKÇ’Ali der ki, “Târihi bir gün……Ne bir şölen-miting, ne de bir düğün; Mahşerî şâhitlik, budur gördüğün…                Yarım asır koştu, ülkeler aştı;                 Mefkûre uğruna, eğilmez baştı!..”               
Bu Fotoğraf 35 views kez görüntülenmiştir.

BU AY ÇOK OKUNANLAR