BİR “ZİNCİR” UZANMIŞ, “CENNETTEN” YERE!../1 « Samsun Haber | Samsun Son Dakika Haberler

SON DAKİKA

   BİR “ZİNCİR” UZANMIŞ, “CENNETTEN” YERE!../1

DEREBAHÇELİ/ALİ KAYIKÇI

                              

                 BİR “ZİNCİR” UZANMIŞ, “CENNETTEN” YERE!../1

 

* “(Her şeyi) yaratan Rabbinin adıyla oku!.. O keremine nihayet olmayan Rabbindir. Ki, kalemle yazı yazmayı öğreten O’dur… İnsana bilmediği şeyleri O öğretti.”  (Kur’ân-ı Kerîm; Alâk Sûresi; âyet 1, 3, 4-5)

“Bundan evvel ve bunda (Kur’ân’da) size Müslüman adını o Allah taktı…” (Kur’ân-ı Kerîm; Hacc Sûresi, âyet 72’den)

*   “Ey Rabbimiz!.. Eşlerimizden, gözümüzün nûru olacak kimseleri  (genç nesli) bizlere ihsân eyle!..”                                        (Kur’ân-ı Kerîm; Furkân Sûresi, âyet 74)

* “De ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak akıl sâhipleri ibret alırlar.”   (Kur’ân-ı Kerîm /Tibyân Tefsiri;  Zümer Sûresi; âyet 9)

*  “Mal ve evlât, dünyâ hayâtının ziynetidir.” (Kur’ân-ı Kerîm; Kehf Sûresi, âyet 46)

*  “Herhâlde mallarınız ve evlâtlarınız, sizin için bir imtihândır.” (Kur’ân-ı Kerîm; Teğabün Sûresi, âyet 15)

*  “Kendinizi ve evlerinizde ve emirlerinizde olanları ateşten koruyunuz!” (Kur’ân-ı Kerîm; Tahrîm Sûresi, âyet 6)

*  “Onlar, Allah’ın nûrunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Allah ise nûrunu tamamlayacaktır, isterse kâfirler hoşlanmasınlar.” (Kur’ân-ı Kerîm; Saff Sûresi, âyet 8)

*  “Allah’ın lâneti, zâlimler üstüne olsun!.” (Kur’ân-ı Kerîm; A’râf Sûresi, âyet 44’den)

*  “Muhakkak Allah, (…) zulmedenleri ne bağışlar, ne de doğru bir yola eriştirir.” (Kur’ân-ı Kerîm; Nisâ Sûresi,  âyet 168)

*   “Ey îmân edenler; Yahûdî ve Hıristiyanları dost edinmeyin! Onlar, birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse, kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zâlimler topluluğunu doğruya iletmez.” (Kur’ân-ı Kerîm-Mâide Sûresi, âyet: 51)

*  “Ey îmân edenler! Eğer kitap verilenlerden herhangi bir gruba uyarsanız, sizi îmânınızdan çevirirler, kâfir ederler!.”  (Kur’ân-ı Kerîm; Âl-i İmrân Sûresi, âyet 100)

*   “Sen dinlerine uymadıkça, ne Yahûdîler ve ne de Hıristiyanlar, asla senden râzı olmazlar.”  (Kur’ân-ı Kerîm-Bakara Sûresi, âyet: 120’den)

*   “Zulmedenlere meyletmeyin (yakınlık göstermeyin) ki, size ateş dokunur ve Allah’tan başka dostlarınız da yoktur, sonra kurtulamazsınız”  (Kur’ân-ı Kerîm; Hûd Sûresi, âyet 113)

*  “İçinizden iyi ve yararlı olana dâvet eden,  doğru olanı emreden bir topluluk çıksın. İşte gerçek kurtuluşa kavuşanlar onlardır.”,  “Siz Müslümanlar; insanlığın iyiliği için çıkarılmış bir topluluksunuz, doğru olanı emreder, eğri olandan insanları sakındırırsınız.”, “Ey îmân edenler! Sizden olmayanları dost edinmeyin! Sizi şaşırtmakta kusur etmezler, işlerinizin sarpa sarmasını arzu ederler. Görmüyor musunuz buğzları ağızlarlından taşmakta…”  (Kur’ân-ı Kerîm; Al-i İmrân Sûresi, âyet 104, 110,  118)

“Güzel bir söz; kökü yerde sabit, dalları semâda olan güzel bir ağaç gibidir. Yemişlerini Rabbinin izniyle her zaman verir. Habîs (kötü) bir söz de yerinden sökülmüş, kökü olmayan kötü bir ağaca benzer.”  (Kur’ân-ı Kerîm; Tibyân Tefsîri-İbrahim Sûresi, âyet: 24-26)

“Habîs söz söylemek, habîs adamlara lâyıktır. Habîs adamlara, habîs kelâm yakışır.”  (Kur’ân-ı Kerîm- Mevâkib Tefsîri; Nûr Sûresi, âyet: 26)

*  “Uyan! Allah’ın dostlarına ne korku vardır, ne de onlar üzülürler. Onlar ki Allah’a îmân etmişlerdir ve takvâ ile korunur dururlar. Onlara dünyâ hayâtında da, âhiret hayâtında da müjdeler vardır. Allah’ın sözlerinde değişiklik yoktur. İşte büyük kurtuluş odur.” (Kur’ân-ı Kerîm; Yûnus Sûresi, âyet 62-64)

*  “…tevbe edip hâllerini düzelten ve Allah’a sarılıp, dinlerini Allah için hâlis kılan kimseler müstesna; çünkü bunlar mü’minlerle beraberdir, mü’minlere ise Allah büyük bir mükâfat verecektir.” (Kur’ân-ı Kerîm, Nisâ Sûresi, âyet 146)

*  “Erkek ve kadın bütün mü’minler birbirlerinin dostlarıdırlar; iyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar, namâzı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, Allah’a ve Peygamberine itaat ederler. İşte bunları Allah yarın rahmetiyle yarlıgayacak (bağışlayacak)tır; çünkü Allah güçlüdür, hikmet sahibidir.” (Kur’ân-ı Kerîm; Tevbe Sûresi, âyet 71)

“O, bütün gaybı bilir. Fakat gaybını hiç kimseye açmaz. Ancak gaybını seçtiği bir elçiye açar. Çünkü onun önünden ve ardından gözetleyiciler salar.” (Kur’ân-ı Kerîm; Cin Sûresi, âyet 26-27)

 “Hayât, âhiret hayâtıdır.”, Dîn, nasîhattır.”, “Benim ümmetim, bâtılda ittifak etmez.”, “İyi bir iş yapmaya niyet edip de yapamayana, tam bir iyilik yapmış gibi sevâb verilir. Niyet edip yaparsa, on mislinden 700 misline, hatta daha fazla sevâba kavuşur. Kötü bir işe niyet edip de yapmayana, yapılmış tam bir iyilik sevâbı verilir, niyet edip de yapana ise sâdece bir günâh yazılır.”,  Îmân etmedikçe Cennet’e giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de gerçek mânâda îmân etmiş olamazsınız!”, “Îmânın temeli ve en kuvvetli alâmeti, Müslümanları sevmek ve Müslümanlara düşmanlık edenleri sevmemektir.” , “İnsan, dünyâda kimi seviyorsa, âhirette onun yanında olacaktır.”, “Kim kendini bir kavme benzetirse, onlardandır.”,  “Zâlime yardım eden, ondan zarar görür.”, “Bir zâlime yardım edene Allahü teâlâ o zâlimi musallat eder.”,  “İlim öğrenmek, her Müslüman üzerine farzdır”, “İlim tâlibi iken bir kimseye ölüm gelse, o kimse ile Peygamberler arasında yalnız peygamberlik derecesi bulunur.”, “Bilmek istediğiniz her şeyi öğreniniz. İlim ile amel etmedikçe, Allahü teâlâ sizi menfaatlendirmeyecektir.”, “Bir saat ilim öğrenmek veya öğretmek, sabaha kadar (nafile) ibâdet etmekten daha sevâbdır.”, “Beşikten mezara kadar ilim öğreniniz ve çalışınız.”,  “Hikmetsiz kalb, harap ev gibidir. Şu hâlde öğrenin, öğretin! Fıkıh öğrenin, câhil olarak ölmeyin! Çünkü Hakk teâlâ, cahillik için mazeret kabul etmez.”  (Hz. Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem”)

* “Öldükten sonra yaşamak isterseniz, ölmez bir eser bırakınız!..”, “Bana bir harf öğretenin kölesi olurum.” (Hz. Ali “r. anh”)

* “Hiçbir kimse yoktur ki, dostu ve düşmanı olmasın. Mademki böyledir, o hâlde Allahü teâlâya ibâdet edenlerle beraber bulun, onları sev!..” (İmâm-ı Şâfiî “r. aleyh”: Gazze-H. 150/M.767, Mısır-204/820)

*“Kitap, istikbâle yollanan bir mektuptur.”  (Mevlânâ Celâleddîn Rûmî “rahmetullahi aleyh”)  

 *“Bir şehir için olmazsa olmaz üç şey vardır: Kanalizasyon,  hamam, kütüphâne.   Kanalizasyonla şehrin kirlerini yıkarız, hamamda bedenlerimizi, kütüphânelerde ise rûhlarımızı…”   (Fâtih S. Mehmet Hân “r. aleyh”)

*  “Bilgilerin doğru olması kâfi değil. Esas olan yazarıdır. Yazarının rûhâniyyeti satırların arasında dolaşır. Yazan ihlâslı birisi ise, okuyan istifâde eder. İhlâslı değilse, fâsıksa, habîs rûhu kitâba aks eder. Okuyan zarar görür de haberi bile olmaz. İşte,  Müslümanlar böyle kitâpları okuyunca kalblerinde bir kararma meydana gelir. Kitâbı yazan, yazdığından daha mühimdir. Temiz su, temiz borudan geçerse temiz olur. Temiz su, pis borudan geçerse temiz olur mu?.. Pis borudan akan sudan şifâ olmaz.” ( Hüseyin Hilmi Işık “r. aleyh” Efendi; Eyüp/İstanbul, 1911- Eyüp/İstanbul, 26.10.2001) 

“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”/Olmaz ya… tabi… biri insan, biri hayvan!/Öyleyse cehâlet denilen yüz karasından/Kurtulmaya azmetmeli baştanbaşa millet/Kâfi mi değil yoksa, bu son ders-i felâket!” (M. Âkif Ersoy)                      

* “Söz ola kese savaşı,söz ola kestüre başı/Söz ola ağulu aşı, bal ile yağ ide bir söz/Kişi bile söz demini, dimeye sözün kemini/Bu cihân cehennemini, sekiz uçmağ ide bir söz.” (Yûnus Emre)

* “Kitap insanı, insan dünyâyı değiştirir.”   (Hekimoğlu İsmail/Ömer Okçuoğlu)

“Dünyâyı nasıl insansız düşünemezsek, insanı da kitapsız düşünemeyiz.”   (Suut Kemâl Yetkin)

* Seyyid Abdülhakîm Arvasi Efendi’nin kızı Seyyide Mâhide Hanım anlattı: “Amcam Taha Efendi, kitap okumaya çok düşkündü. Helâya bile elinde kitap okuyarak giderdi. Kitabı helânın kapısının yanında bulunan bir rafa koyar; çıktıktan sonra tekrar eline alıp okumaya başlardı.”. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî’nin kardeşi Abdülkâdir Efendi için Zübeyir Parlakışık anlattı. “1936 sıralarında İstanbul’da Sultanselim’in aşağılarındaki bir kiliseden çıkan yangın, lodos yardımıyla yayıldı. 350 ev ile beraber, Abdülkâdir Efendi’nin evi de yandı. O’nun, yanan evinin önünde bir yere oturup kitaplarının yandığına ağladığını hatırlarım.” (Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci-Hayatı ve Hâtıralarıyla SEYYİD ABDÜLHAKÎM ARVÂSÎ; Arı Sanat Yy. İstanbul 2017, s. 522, 524)

*  “Bir ülkenin en büyük gücü; tankı, topu, tüfeği değil, îmânlı evlâtlarıdır.”   (Prof. Dr. Necmettin Erbakan-54. Hükûmet Başbakanı)

“Bizce şiir, mutlak hakîkatı arama işidir… Mutlak hakîkat Allah’tır… Şiir, Allah’ı sır ve güzellik yolundan arama işidir… Şiir, türlü tecelli yoluyla Allah’tan gelir ve bütün bu perdeleri devirerek Allah’a yol açmaya doğru gider…”  (Necip Fâzıl Kısakürek-Çile)

“Şiir; gönlün, aşk denilen muazzam, muazzez, müzeyyen, mükemmel, mümtaz, feyizli, fazîletli ve edebli vasıflarıyla göz kamaştıran ve akl-ı selîmle müşterek, esrarlı câzibenin şahlanışıdır.” (M. Hâlistin Kukul-Uyanmak Zamanı; s. 432)               

* “Kimi zaman, ciltler dolusu kitabın yapamadığını bir şiir yapar.” (Namık Kemâl Zeybek-Kültür E. Bakanı)

“Allah, şiiri hak yolunda kullananlardan râzı olsun!” (Prof. Dr. Cevat Akşit-Millî Gazete; 27.04.2017, s. 9)

 

S

aygıdeğer Okuyucularımız!..

Bugün sizlere,  “Sultan’üş Şuara” (Şâirler Sultanı) Necip Fâzıl Kısakürek”in 30 yaşında iken, 1934 yılında yaşadığı çok önemli bir hadiseden bahsetmek istiyoruz:

Boğaz’da, vapurla Beylerbeyi’ne seyahat hâlinde iken, ilk defa karşılaştığı bir adamın “dinden, İslâmiyet’ten, dîne bağlılıktan, gafletten, ecelin her ân tepemizde dolaşmasından, ölümün dehşetinden…” bahsetmesi, “malûmatlar zinciri” ve “bu zinciri çekip durması”  üzerine konuşma ânında karşısındaki bir adama sorar:

“- Zamanımızda irşada ehliyetli bir kimse var mı? Böyle birini tanıyor musunuz?

                – Zamanımızda böyle bir kimse var. Böyle bir kimse değil, büyük bir kimse var…

                – Onu nerede görebilirim?..

                – Beyoğlu’nda, Ağacamii’nde… Cumaları, orada ders verir.

                – İsmi?..

                – Abdülhakîm Efendi Hazretleri…”

(…) Bana ilk sualleri:

                –  Siz ne iş yaparsınız?

                – Bir bankada çalışıyorum. Muharrir ve şairim… İsmim Necip Fâzıl…

(…) Ve o gözler; baktığı noktanın ‘görünmez’ine bakan nâmütenahi derin gözler… Fezanın gözleri onlar… Fezanın, insanı bir tutuşta fezaya çeken gözleri… Rahmet gibi dipsiz, rahmet gibi sıcak, rahmet gibi diriltici… (…) artık tek lâf etmeksizin kendilerine mıhlandım. Konuştular; şu veya bu vesileyle hep konuştular. O ahengi belirsiz, ağlamaklı sesi ve rengi meçhul kucaklayıcı gözlerle konuştular.

Belki üç, belki beş saat süren o günden, o günkü konuşmalardan hatırladığım yalnız bir ahenk çağlayanı. Başka hiçbir şey bilmiyorum. Sonra, seyrek de olsa dokuz yıl süren temaslarım içinde, bahislerin hemen bütün köprübaşlarını kelimesi kelimesine hatırlıyorum da o günden, o günkü konuşmalardan bende (kloroform) tesiri gibi bir kendimden geçme hissinden başka bir şey hatırlamıyorum.” (O ve Ben-Necip Fâzıl; s. 83-85, 98-100)

Üstâd”, bu tarihten 6 yıl sonra, 1940 yılında yazdığı “Mürşîd” başlıklı şiirinde o ilk teveccühü/nazarı/bakışı şu kelimelerle beyitleştirir:

“Bana, yakan gözlerle, bir kerecik baktınız;

                Rûhuma, büyük temel çivisi çaktınız!.” (Çile-Necip Fâzıl; s. 77)

İşte bu “temel çivileri çakan” ve “9 yıllık bir eğitimden/terbiye ile hamur edip yoğurduktan” sonra “Çile” ile birlikte onlarca eseri “Necip Fâzıl”a yazdıran, öncesinde ise “14 senelik bir mânevî terbiye ve ilmî tedris” sonrasında ise “Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye” ile birlikte 5 ayrı lisanda 100’den ziyade kitapla dünyânın dört bir yanına “H. Hilmi Işık”  eli ile “Ehl-i Sünnet”in yayılmasını sağlayan  “O” mübârek zincirin, mübârek bir halkasından,“Seyyid Abdülhakîm Arvâsî” (rahmetullahî aleyh) Hazretlerden söz etmek ve bugünün de “O”nun ölüm yıldönümünü olduğunu hâtırlatmak istiyoruz…

Söze; o ki “Necip Fâzıl” ile başladık, öyleyse yine O’nun kalemi ile, “daha büyük O’yu” anlatmaya çalışalım:

“Efendim: 1281-1860 yılında, Van’da dünyâya gelmişler… Van, Başkale kazası, Arvas köyü… Van’ın cenup şarkında; İran sınırına yakın, 2400 metre yüksekliğinde gayet sarp ve engelli bir saha…

Arvas, şeyhleri ve mürşitleri Seyyid Fehim Hazretlerinin de köyü…

Pederi; Seyyid Mustafa… Nesepleri, madde yolundan da Kâinatın Efendisine bağlı: Es’Seyyid Abdülhakîm Arvâsî…

Mânevî veraset yoluna gelince:

Zaten hep onun üzerinde gittiğimiz bu dâvayı, özlü bir takdim cümlesine nasıl sığdırabiliriz?

Tecrübe edelim:

Peygamberlerden sonra insanoğlunun en büyüğü Hazret-i Ebû Bekir’e ‘Sevr” mağarasında teslim edilen has oda sırrını otuz üçüncü el olarak devir ve teslim alıp, onu Yirminci Asırda; makine, türlü keşif, rûhî buhran, içtimaî muvazenesizlik, sar’a ve cinnet, hasret ve ğurbet asrında, bu asrın ortasına kadar, zerresini fedâ etmeksizin, en kemalli veraset hâlinde temsil etmeye memur, eşsiz velî…

Dış tafsilât ‘Başbuğ Velilerden 33’ adlı eserimizde…

Hissettirebildim mi makamının hususîliğini ve ululuğunu?..

İnsanoğluna, kendi öz eserinin tahakküme başladığı, madde keşiflerinin insanları burunlarından halkaladığı ve bütün rûh müeyyidelerinin bangır bangır iflâsa sürüklendiği mânevî panik devrinde kutup; böyle bir devirde her ölçüyü müdafaa ve muhafazaya memur kutup ne demekse, Es’Seyyid Abdülhakîm Arvasî, o… 14’uncü Hicrî Asrın yenileyicisi…

(…) Ötelere açılan kapının önündeyiz; ötelere açılan ve topyekûn kâinatın hesabını veren kapının Yirminci Asır bekçisiyle yüzyüze… Yirminci Asır nöbetçisi…” (O ve Ben; sy: sy: 119-120, 125)

(Devam edecek)